Entegre Raporlama Türkiye

E-Bülten (Eylül Sayısı)
Başkan'ın Mesajı

Değerli Üyelerimiz,

Değerli Paydaşlarımız,

Türkiye’de ve dünyada sürdürülebilirlik gündeminin önemli ölçüde hızlandığı bir dönemin içindeyiz. Düzenleyici çerçevelerden sürdürülebilir finansa, yeşil taksonomiden karbon fiyatlamasına uzanan gelişmeler bize ortak bir yönü gösteriyor: Yeni dönemin anahtar kelimesi artık “uygulama”. Hedefleri ve taahhütleri stratejiye, yatırıma, finansmana ve somut sonuçlara dönüştürme kapasitesi her zamankinden daha belirleyici.

COP31’e yaklaşırken bu gündem Türkiye açısından çok daha stratejik bir anlam kazanıyor. Önümüzde yalnızca uluslararası bir iklim konferansına hazırlanmak değil; Türkiye’nin dönüşüm kapasitesini, yatırım potansiyelini ve finansal piyasalarının gelişimini kalıcı bir ekonomik fırsata dönüştürmek. Yani çok daha büyük ve kapsam alanı geniş bir gündem bulunuyor.

Raporlamada yeni aşama: Daha fazla bilgi değil, daha nitelikli karar

Küresel raporlama mimarisinde üçüncü çeyrekte yaşanan gelişmeler, yılın ilk yarısında gördüğümüz sadeleşme ve karar odaklı raporlama eğilimini daha ileri taşıdı.

ISSB’nin doğa ile ilişkili açıklamalarda standart belirleme sürecine geçmesi, sürdürülebilirlik bilgisinin kapsamının iklimin ötesine genişlediğini gösterirken; Avrupa’da revize edilen ESRS, raporlama yükünün azaltılması ve karar almaya elverişli bilgiye odaklanılması yönündeki yaklaşımı güçlendirdi. Türkiye’de ise KGK’nın TSRS 2 kapsamında sera gazı emisyon açıklamalarına ilişkin değişiklikleri, özellikle finanse edilen emisyonlar ve Kapsam 3 verilerinin artan önemini ortaya koydu.

Yeni dönemde belirleyici olan daha fazla veri açıklamak değil, finansal ve sürdürülebilirlik bilgileri arasındaki bağlantıyı kurarak bu bilgiyi stratejiye, risk yönetimine, yatırım kararlarına ve sermaye tahsisine taşıyabilmek.

Doğa, biyoçeşitlilik ve insan sermayesi de bu çerçevenin giderek daha önemli bir parçası hâline geliyor. Şirketlerin doğal kaynaklara ve ekosistemlere olan etkileri ve bağımlılıklarının yanı sıra; çalışan yetkinlikleri, insan kaynağının gelişimi ve kurumsal kapasitenin uzun vadeli değer yaratma üzerindeki etkilerini de bütüncül biçimde değerlendirmeleri gerekecek.

Entegre düşüncenin önemi de burada ortaya çıkıyor: Gerçek değer, daha fazla bilgi üretmekten değil; finansal, çevresel ve stratejik bilgiler arasındaki bağlantıyı daha nitelikli kararlara dönüştürebilmekten doğuyor.

Türkiye’de sürdürülebilir finansın yeni mimarisi şekilleniyor

Türkiye açısından dikkat çekici gelişmelerden biri, sürdürülebilir finansın uzun süredir üzerinde çalışılan farklı bileşenlerinin giderek birbiriyle bağlantılı bir uygulama mimarisine dönüşmesi oldu.

Temmuz ayında yayımlanan Ulusal Yeşil Finans Stratejisi ve Eylem Planı (2026–2029); şeffaf ve ölçülebilir bir yeşil finans ekosisteminin oluşturulması, kurumsal kapasitenin ve insan kaynağının güçlendirilmesi ve yeşil finansın gelişimine yönelik piyasa mekanizmalarının oluşturulması açısından önemli bir yol haritası ortaya koydu.

Bunu Ağustos ayında Sermaye Piyasası Kurulu tarafından yayımlanan Yeşil, Sürdürülebilir ve Sosyal Sermaye Piyasası Araçları Rehberi ile Sürdürülebilirlik Bağlantılı Sermaye Piyasası Araçları Rehberi izledi. Böylece sürdürülebilirlik hedefleri ile finansman araçları arasındaki ilişkinin güçlendirilmesi ve sermaye piyasalarının dönüşümün finansmanında daha etkin rol üstlenmesi yönünde önemli bir adım atıldı.

Aynı dönemde Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi’nin uygulama çerçevesinin belirlenmesiyle karbon fiyatlaması da şirketlerin stratejik ve finansal kararlarında çok daha somut bir değişkene dönüşmeye başladı.

Eylül ayında ise bu mimarinin önemli bir diğer bileşeni tamamlandı.

Türkiye Yeşil Taksonomisi: Sürdürülebilir finans için ortak bir dil

24 Eylül 2026 tarihinde yayımlanan Türkiye Yeşil Taksonomisi Yönetmeliği, hangi ekonomik faaliyetlerin çevresel açıdan sürdürülebilir olarak değerlendirileceğini belirleyen ulusal sınıflandırma sisteminin temel çerçevesini oluşturdu.

İlk aşamada 16 sektör ve 137 ekonomik faaliyeti kapsayan sistem; iklim değişikliğinin azaltılması ve iklim değişikliğine uyumdan su ve deniz kaynaklarının sürdürülebilir kullanımına, döngüsel ekonomiye geçişten kirliliğin önlenmesine ve biyolojik çeşitlilik ile ekosistemlerin korunmasına kadar altı çevresel hedef etrafında şekilleniyor.

Bir ekonomik faaliyetin taksonomiyle uyumlu kabul edilmesi için çevresel hedeflerden birine önemli ölçüde katkı sağlaması tek başına yeterli değil. Faaliyetin diğer çevresel hedeflere önemli zarar vermemesi (Do No Significant Harm – DNSH) ve asgari sosyal koruma önlemlerini de karşılaması gerekiyor.

Taksonominin önemi tam da burada ortaya çıkıyor. “Yeşil” kavramının ortak ve ölçülebilir kriterlere bağlanması yalnızca çevresel performansın sınıflandırılmasını sağlamıyor; şirketler, bankalar, yatırımcılar ve sermaye piyasaları arasında ortak bir yatırım ve finansman dili oluşturuyor.

Bu nedenle taksonomiyi yalnızca yeni bir uyum yükümlülüğü olarak görmemek gerekiyor. Şirketlerin ekonomik faaliyetlerini, yatırımlarını ve sermaye harcamalarını taksonomi kriterleri üzerinden değerlendirmeleri; dönüşüm ihtiyaçlarını daha somut biçimde ortaya koymalarına ve uzun vadeli yatırım planlarını sürdürülebilir finansman olanaklarıyla buluşturmalarına yardımcı olacak. Aynı zamanda ortak kriterler, yeşile boyama riskinin azaltılması ve uluslararası yatırımcılar açısından karşılaştırılabilirliğin güçlendirilmesi için de önemli bir altyapı sağlayacak.

Raporlama şirketin nerede olduğunu, taksonomi hangi faaliyetlerin sürdürülebilir kabul edildiğini, karbon fiyatlaması dönüşümün ekonomik maliyetini, sürdürülebilir finansman araçları ise sermayenin bu dönüşüme nasıl yönlendirilebileceğini gösteriyor.

Türkiye açısından asıl fırsat, bütün bu unsurları birbirinden bağımsız yükümlülükler olarak değil, aynı dönüşüm mimarisinin birbirini tamamlayan parçaları olarak çalıştırabilmekte yatıyor.

New York’tan COP31’e: Küresel gündemin merkezinde uygulama var

Eylül ayında gerçekleştirilen New York Climate Week, bu dönüşümün küresel ölçekte ulaştığı noktayı görmek açısından önemli bir gösterge oldu.

Bu yıl “Energy. Impact. Action.” çağrısıyla gerçekleştirilen haftada yeni taahhütlerden çok mevcut hedeflerin nasıl uygulanacağı, sermayenin dönüşümün ihtiyaç duyduğu alanlara nasıl yönlendirileceği ve iklim hedeflerinin ekonomik fırsatlarla nasıl buluşturulacağı öne çıktı.

Finans ve yatırım dünyasında da benzer bir yön değişimi görüyoruz. Sorumlu yatırım yaklaşımı artık yalnızca portföylerin karbon ayak izini azaltmakla sınırlı değil; politika etkileşimi, sermaye tahsisi ve reel ekonomide ölçülebilir dönüşüm üzerinden ele alınıyor.

Geçiş finansmanında da soru değişiyor. Artık yalnızca “ne kadar finansmana ihtiyaç var?” sorusunu değil; “sermayenin yönlendirilebileceği, finansmana hazır ve yatırım yapılabilir proje portföylerini nasıl oluşturacağız?” sorusunu konuşuyoruz.

Özellikle gelişmekte olan ekonomiler açısından finansmana erişimin önündeki engellerin azaltılması, risk paylaşımı, harmanlanmış finansman modelleri, özel sermayenin mobilizasyonu, iklim teknolojilerinin finansmana hazır hâle getirilmesi ve uyum yatırımlarının ölçeklendirilmesi öne çıkan başlıklar arasında yer aldı.

New York’tan çıkan mesajı şu cümlede özetlemek mümkün: “İklim hedeflerinin gerçek ekonomide karşılık bulabilmesi için politika, finans ve yatırımın güçlü bir uygulama kapasitesiyle buluşması gerekiyor.”

COP31’e ev sahipliği yapacak Türkiye açısından bu mesaj son derece önemli. Çünkü önümüzdeki mesele yalnızca daha fazla sürdürülebilir finansmana erişmek değil; uluslararası sermayenin aradığı güvenilir politika çerçevesini, karşılaştırılabilir veriyi, ortak sınıflandırma sistemini ve yatırım yapılabilir proje portföyünü birlikte oluşturabilmek.

Türkiye Yeşil Taksonomisi’nin tam da COP31 öncesinde hayata geçmesi bu açıdan ayrıca anlamlı.

Finans ve Yatırım Perspektifinden COP31’e Doğru

ERTA olarak üçüncü çeyrekte çalışmalarımızı bu uygulama gündemi üzerine yoğunlaştırdık.

Temmuz ayında gerçekleştirdiğimiz COP31 Türkiye Toplantı Serimizin dördüncü buluşmasında fiziksel iklim risklerinin finansal etkilerini ele aldık. Tartışmalar, iklim dayanıklılığının artık yalnızca bir risk yönetimi konusu olmadığını; yatırım, kredi, sigorta ve sermaye tahsisi kararlarının doğrudan bir parçası hâline geldiğini bir kez daha gösterdi.

New York’ta küresel ölçekte öne çıkan bu uygulama gündemini, 11 Eylül’de Principles for Responsible Investment (PRI) iş birliği ve VakıfBank ev sahipliğinde gerçekleştirdiğimiz Pre-COP31 Sustainable Finance & Investment Forum ile Türkiye ve gelişmekte olan piyasalar perspektifinden ele aldık.

Kamu kurumlarından uluslararası finans kuruluşlarına, yatırımcılardan bankalara ve reel sektöre uzanan geniş bir katılımla gerçekleştirdiğimiz Forum’da temel sorumuz şuydu: Türkiye’nin ve gelişmekte olan ekonomilerin dönüşüm ihtiyaçlarını uzun vadeli sermaye ile nasıl buluşturabiliriz?

Sürdürülebilirlik bilgilerinin yatırım kararlarına yansımasından sermaye piyasalarının derinleştirilmesine, sektörel önceliklerin yatırım yapılabilir projelere dönüştürülmesinden gelişmekte olan piyasalarda geçiş ekonomisinin finansmanına kadar farklı boyutlarıyla ele aldığımız tartışmalardan çıkan sonuç netti:

Finansman ihtiyacını tanımlamak tek başına yeterli değil. Güvenilir politika çerçevesine, kaliteli ve karşılaştırılabilir veriye, güçlü kurumsal kapasiteye, açık sınıflandırma kriterlerine ve yatırımcı açısından finansmana hazır projelere aynı anda ihtiyacımız var.

COP31’e giderken ERTA olarak bu köprüyü güçlendirmeye çalışıyoruz. Hedef politika ile uygulama, sürdürülebilirlik hedefleri ile yatırım kararları ve dönüşüm ihtiyacı ile uzun vadeli sermaye arasındaki mesafeyi azaltmak.

Ortak Birikimden Uygulamaya: Çalışma Komitelerimizin COP31 Gündemi

Bu yaklaşımın önemli bir ayağını çalışma komitelerimizde geliştirdiğimiz projeler oluşturuyor. Geçtiğimiz dönemde de beş komitemizde üyelerimizin bilgi ve deneyimini bir araya getirerek sürdürülebilirlik gündemindeki gelişmelerin şirketlerin karar ve uygulamalarında nasıl karşılık bulabileceğine odaklandık.

Tüm komite çalışmalarının ortak amacı, raporlama, yönetişim, yatırım ve finansman arasındaki bağlantıyı uygulamada güçlendirmek ve COP31 sonrasında da yararlanılabilecek kalıcı bir bilgi altyapısı oluşturmak.

Kapasite olmadan uygulama mümkün değil

Dönüşüm yalnızca yeni düzenlemeler ve yeni finansman araçlarıyla gerçekleşemez.

Bu düzenlemeleri uygulayacak, taksonomi uyumunu değerlendirecek, iklim ve doğa risklerini finansal etkileriyle analiz edecek, karbon fiyatlamasını yatırım kararlarına yansıtacak, sürdürülebilir finansman araçlarını geliştirecek ve bütün bu bilgiyi yönetim kararlarına taşıyacak nitelikli insan kaynağına ve güçlü kurumlar arası koordinasyona ihtiyacımız var.

Bu anlayışla, kapasite geliştirme çalışmalarımızda yeni bir dönemin hazırlığını yapıyoruz: ERTA Akademi. Eğitim ve kapasite geliştirme çalışmalarımızı daha sürekli, erişilebilir ve bütüncül bir yapıya kavuşturmayı hedeflediğimiz ERTA Akademi’yi; yalnızca eğitim programlarının sunulduğu bir platform değil, sürdürülebilirlik ve kurumsal raporlama alanındaki dönüşümü yakından izleyen, değişen ihtiyaçlarla gelişen ve üyelerimizin katkısıyla büyüyen dinamik bir öğrenme ekosistemi olarak kurguluyoruz.

Hazırlık çalışmalarını sürdürdüğümüz ERTA Akademi’nin kapsamını ve programlarını önümüzdeki dönemde sizlerle paylaşmayı heyecanla bekliyoruz.

ERTA olarak sürdürülebilirlik dönüşümünde kurumsal kapasitenin artık destekleyici bir unsur değil uygulamanın temel altyapılarından biri olduğuna inanıyoruz.

COP31’e yaklaşırken

COP31’e yaklaşırken artık hazırlıktan uygulamaya geçilen kritik bir dönemdeyiz. Yılın ilk yarısında üzerinde durduğumuz standartlar ve politika çerçeveleri, üçüncü çeyrekte yatırım, finansman ve uygulamayla daha güçlü biçimde buluşmaya başladı.

Asıl değer bu yapıların aralarındaki bağlantıyı kurabilmekten doğacak. Bunu başarabildiğimiz ölçüde sürdürülebilirliği bir uyum gündeminin ötesine taşıyarak yatırım, rekabetçilik ve uzun vadeli değer yaratma gündemine dönüştürebiliriz.

Türkiye’nin COP31 Başkanlığı da bu açıdan yalnızca uluslararası bir iklim konferansına ev sahipliği yapmanın ötesinde önemli bir fırsat sunuyor. Bu süreci sürdürülebilir finans ekosistemimizi güçlendiren, uluslararası sermaye ile Türkiye’nin dönüşüm ihtiyaçları arasındaki bağı geliştiren, şirketlerimizin dönüşüm kapasitesini artıran ve ülkemizin uzun vadeli yatırım perspektifini güçlendiren kalıcı bir kazanıma dönüştürmemiz gerekiyor.

ERTA olarak entegre düşünceyi merkeze alan yaklaşımımızla raporlama ile strateji, taksonomi ile yatırım, sürdürülebilirlik bilgisi ile finansal kararlar ve politika ile uygulama arasındaki bağları güçlendirmeye devam edeceğiz.

COP31’e giderken hedefimiz yalnızca gündemi takip etmek değil üyelerimiz ve paydaşlarımızla birlikte Türkiye’nin uygulama kapasitesine katkı sunmak ve COP31 sonrasında da devam edecek bir dönüşüm zemini oluşturmak.

Çünkü COP31’in Türkiye için gerçek başarısı, atılan adımların ne kadarının kalıcı yatırıma, güçlü kurumlara ve rekabetçi bir ekonomiye dönüştüğünde ölçülecek.

Bu ortak yolculukta bilgi, deneyim ve katkılarıyla yanımızda olan tüm üyelerimize ve paydaşlarımıza içtenlikle teşekkür ediyorum.

Prof. Dr. Güler Aras
ERTA Kurucu Yönetim Kurulu Başkanı

 
Bu içeriği paylaşın;